Merkez Platform

Bölgede savaş yeniden alevleniyor mu?

Ateşkes sonrası başlayan diplomatik temaslara rağmen Körfez’de tansiyon yeniden yükseliyor. Hürmüz’de yaşanan son çatışmalar, Washington ile Tahran arasındaki temel anlaşmazlıkların çözülemediğini ve tarafların kritik başlıklarda hala birbirinden uzak pozisyonlarda durduğunu gösteriyor.

08 May 2026 - 15:30 YAYINLANMA
Bölgede savaş yeniden alevleniyor mu?

İran ile ABD arasında ateşkes ilan edildiğinde, haftalar süren savaşında ardından gözler ilk kez diplomasi masasına çevrilmişti. Körfez’de tansiyonun düşeceği, Hürmüz hattındaki askeri hareketliliğin azalacağı ve tarafların kontrollü biçimde geri çekileceği beklentisi oluşmuştu. Özellikle Pakistan üzerinden yürütülen temaslar, Washington ile Tahran arasında doğrudan olmasa da yeni bir diplomatik kanalın oluşabileceği yorumlarını beraberinde getirdi.

Uluslararası piyasalarda da ilk etki kısa süreli rahatlama oldu. Petrol fiyatları geriledi, tanker şirketleri yeniden rota planlamalarına başladı, enerji piyasaları “kontrollü sakinleşme” ihtimalini fiyatlamaya yöneldi. Ancak bu atmosfer uzun sürmedi.

Hürmüz Boğazı çevresinde yeniden yükselen askeri hareketlilik, İran kıyılarındaki alarm durumu, Bender Abbas çevresinden gelen saldırı haberleri, ABD savaş gemilerinin yeniden yüksek güvenlik pozisyonuna geçirilmesi ve CENTCOM’un peş peşe yaptığı açıklamalar, bölgede ateşkesin sahada tam anlamıyla karşılık bulmadığını gösterdi. İran tarafının “ABD unsurlarına karşılık verildi” mesajları ile Washington’un “İran kaynaklı tehditlere müdahale edildi” açıklamaları, gerilimin yeniden sıcak temas noktasına taşındığını ortaya koydu.

"7 Mayıs'ta ABD donanmasına ait güdümlü füze destroyerleri Hürmüz Boğazı'ndan geçerek Umman Körfezi'ne doğru ilerlerken, ABD güçleri İran'ın herhangi bir tahrik olmadan yaptığı saldırıları engelledi ve meşru müdafaa amaçlı saldırılarla karşılık verdi."CENTCOM

Tam da bu nedenle uluslararası analizlerde artık “çatışmalar yeniden başlar mı?” sorusu daha sık soruluyor.

Çünkü sahadaki tabloya bakıldığında dikkat çeken en önemli gerçek şu: Taraflar diplomasi masasına oturmuş olsa da temel pozisyonlarında geri adım atmıyor. Hatta birçok güvenlik çevresine göre Hürmüz’de yeniden yükselen askeri baskı, doğrudan sahadaki bir krizden çok, müzakere masasındaki uzlaşmazlığın yansıması.

Bugün Washington ile Tahran arasında yürüyen temaslarda yalnızca geçici ateşkes koşulları konuşulmuyor. Taraflar aslında daha büyük bir resmi müzakere ediyor. Sorun da tam burada başlıyor. Çünkü ABD’nin bölgesel güvenlik yaklaşımı ile İran’ın caydırıcılık stratejisi birbirine yaklaşmak yerine yeniden sertleşiyor. Bu nedenle sahadaki her yeni gerilim, yalnızca askeri değil aynı zamanda diplomatik bir mesaj anlamı taşıyor.

Masada neden uzlaşı sağlanamıyor?

Ateşkes sonrası başlayan diplomatik temaslara rağmen tarafların birbirine yaklaşamamasının temel nedeni, krizin stratejik bir güç mücadelesine dönüşmüş olması. Washington ve Tahran masaya aynı başlıklarla otursa da aynı geleceği konuşmuyor.

ABD tarafı öncelikli olarak İran’ın bölgesel nüfuz alanını sınırlandırmak istiyor. Özellikle Irak, Yemen ve Lübnan'daki vekil güç ağlarının geriletilmesi, Hürmüz üzerindeki baskının azaltılması, deniz ticaretinin güvence altına alınması ve nükleer konusunda ciddi tavizler verilmesi Washington açısından temel başlıklar arasında görülüyor. İsrail’in güvenlik talepleri de bu sürecin önemli parçalarından biri olmaya devam ediyor. ABD merkezli güvenlik analizlerinde, İran’ın “bölgesel baskı üretme kabiliyetinin” sınırlandırılmasının hedeflendiği yorumları öne çıkıyor.

İran ise masaya tamamen farklı bir perspektifle yaklaşıyor. Tahran yönetimi açısından mesele yalnızca ateşkesten ibaret değil. Zira İran için konu rejim güvenliği, bölgesel caydırıcılık ve ekonomik baskının hafifletilmesiyle doğrudan bağlantılı. İran tarafı, yaptırımların gevşetilmesini, ABD’nin Körfez’deki askeri baskısının azaltılmasını ve kendi bölgesel etkisinin fiilen kabul edilmesini istiyor. Özellikle Hürmüz konusu Tahran açısından yalnızca bir deniz hattı değil, aynı zamanda stratejik baskı kapasitesinin sembolü olarak görülüyor.

İşte tam da bu nedenle taraflar masada aynı kelimeleri kullansa bile farklı denklem kuruyor.

Washington “istikrar” derken İran’ın bölgesel baskı kapasitesinin azaltılmasını anlıyor. Tahran ise “istikrarı”, kendi caydırıcılığının kabul edilmesi üzerinden okuyor. Bu durum da müzakereleri ateşkesi kalıcı barışa dönüştüren bir süreçten çok, geçici gerilim yönetimine dönüştürüyor.

Uluslararası analizlerde son dönemde sıkça kullanılan “dondurulmuş tırmanma” kavramı da tam olarak bu tabloya işaret ediyor. Taraflar büyük savaşı istemiyor ancak kriz üreten şartlar da ortadan kaldırılmıyor. Bu nedenle diplomasi ilerlese bile sahadaki askeri baskı tamamen düşmüyor.

Müzakerelerdeki tıkanma sahaya nasıl yansıyor?

Son günlerde Hürmüz çevresinde yaşanan gerilim tam da bu nedenle yalnızca askeri bir hareketlilik olarak değerlendirilmiyor. Güvenlik çevrelerinde, Körfez’deki son çatışmaların aynı zamanda müzakere masasındaki baskının bir uzantısı olduğu yorumları yapılıyor.

Özellikle dün yaşanan gelişmeler bu açıdan dikkat çekici bulundu. İran kıyıları çevresinde artan hareketlilik sonrası bölgede alarm seviyeleri yükseltildi. CENTCOM’un “İran kaynaklı tehditlere müdahale edildi” açıklaması ve ardından İran medyasından gelen sert karşılık mesajları, tarafların diplomasi yürütürken aynı anda sahadaki baskıyı da artırdığını gösterdi.

Uluslararası denizcilik güvenliği platformlarında ise son günlerde dikkat çeken başka gelişmeler yaşanıyor. Bazı tanker şirketlerinin risk bildirim seviyelerini yükselttiği, bazı gemilerin Körfez geçişlerinde elektronik görünürlüklerini sınırlı tuttuğu ve sigorta şirketlerinin yeniden ek güvenlik değerlendirmeleri yaptığı konuşuluyor.

Bazı Batılı güvenlik analizlerinde son dönemde dikkat çeken bir başka ifade ise “kırmızı çizgi testi.” Buna göre taraflar doğrudan büyük savaşı başlatmadan önce birbirlerinin reflekslerini ölçmeye çalışıyor. ABD’nin Körfez’de askeri görünürlüğünü artırması, İran’ın ise Hürmüz üzerindeki baskı kapasitesini yeniden vurgulaması, karşılıklı psikolojik üstünlük mücadelesi olarak okunuyor.

Ancak uzmanlara göre bu stratejinin en tehlikeli tarafı, kontrollü baskı ile kontrol kaybı arasındaki çizginin giderek incelmesi.

Çünkü Hürmüz artık savaş gemileri, hava savunma sistemleri, insansız hava araçları ve yüksek alarm seviyesindeki askeri unsurların aynı anda hareket ettiği dünyanın en hassas bölgelerinden biri. Bu nedenle radar kilitlenmesi, agresif bir manevra, sürat tekneleriyle yaşanabilecek bir kriz ya da yanlış yorumlanan bir askeri hamle bile birkaç saat içinde çok daha büyük bir çatışmayı tetikleyebilir.

Bugün uluslararası analizlerde giderek güçlenen korku da tam olarak bu: Taraflar savaşı istemese bile savaş ihtimalini canlı tutan şartlar ortadan kalkmış değil.

Öte yandan şu an için ne Washington ne de Tahran tam ölçekli bir savaşı açık biçimde isteyen taraf görüntüsü veriyor. ABD açısından uzun süreli bölgesel savaş; enerji piyasaları, küresel ekonomi ve iç siyasi dengeler açısından ağır maliyet riski taşıyor. İran açısından ise doğrudan büyük savaş ihtimali, rejim güvenliği ve ekonomik kırılganlık nedeniyle ciddi bir tehdit anlamına geliyor.

Ancak buna rağmen tarafların geri çekilmemesi, bölgede kırılganlığın sürmesine neden oluyor. Birçok uluslararası analizde de artık “barış süreci”nden çok, “gerilimin yönetilmesi” kavramı öne çıkıyor.

Kaynak :
trthaber.com

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter: